Doç. Dr. Filiz Mızrak Değerlendirdi: Türkiye’nin ‘Made in Europe’ Kapsamına Alınması Ekonomiyi Nasıl Etkileyecek?

Doç. Dr. Filiz Mızrak Değerlendirdi: Türkiye'nin 'Made in Europe' Kapsamına Alınması Ekonomiyi Nasıl Etkileyecek?

Avrupa Birliği (AB) sanayi politikalarını baştan aşağı yeniden şekillendirirken, Türkiye ekonomisi için tarihi bir kapı aralanıyor. AB’nin hazırlıklarını sürdürdüğü ‘Sanayi Hızlandırma Yasası’ ve ‘Made in Europe’ (Avrupa’da Üretilmiştir) politikası taslağına göre; Türkiye, Avrupa değer zincirinin ayrılmaz bir parçası olarak tanınacak ve Gümrük Birliği kapsamında Türk ürünleri AB menşeli sayılacak.

İstanbul Atlas Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölüm Başkanı Doç. Dr. Filiz Mızrak, sanayi gücümüzü teyit eden bu gelişmenin, doğru politikalarla desteklenmesi halinde Türkiye için yapısal bir kazanıma dönüşebileceğini vurguladı.

İşte Doç. Dr. Filiz Mızrak’ın konuyla ilgili o çarpıcı analizleri ve sektöre uyarıları:

“Mevcut Ekonomik Gerçekliğin Teyidi”

Bu adımın aslında uzun süredir devam eden fiili bir durumun resmileşmesi olduğunu belirten Doç. Dr. Filiz Mızrak şu değerlendirmelerde bulundu:

“Zaten uzun yıllardır Gümrük Birliği çerçevesinde Avrupa ile yoğun ticaret yapan, birçok sektörde üretim ve tedarik sağlayan bir ülkeyiz. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa üretim sistemi içinde daha açık biçimde konumlandırılması şaşırtıcı değil; aksine, mevcut ekonomik gerçekliğin daha net ifade edilmesi olarak görülebilir.”

Neden Türkiye Tercih Ediliyor?

Küresel tedarik zincirlerindeki kırılmaların Avrupa’yı daha güvenli limanlara ittiğini belirten Mızrak, sözlerine şöyle devam etti:

“Son yıllarda küresel tedarik zincirlerinde yaşanan kırılmalar, firmaların uzak ve riskli tedarik yapıları yerine daha yakın, daha güvenli ve daha yönetilebilir üretim merkezlerine yönelmesine neden oldu. Avrupa şirketleri açısından Türkiye; coğrafi yakınlığı, güçlü lojistik ağı, üretim tecrübesi ve sanayi çeşitliliği sayesinde öne çıkan ülkelerden biri haline geldi. Özellikle otomotiv, tekstil, beyaz eşya, makine, kimya, metal ve ara malı üretimi gibi sektörlerde Türkiye’nin Avrupa pazarına hızlı cevap verebilen bir üretim üssü olduğu zaten biliniyor. Şimdi bunun politika düzeyinde daha görünür hale gelmesi, Türk üreticiler açısından hem algı hem de pazar konumu bakımından olumlu bir destek sağlayabilir.”

İhracat ve Yabancı Yatırımda Yeni Dönem

Gelişmenin makroekonomik yansımalarına değinen Mızrak, ihracat ve finansman boyutunda yaşanabilecekleri şu sözlerle özetledi:

“Avrupa ile üretim ve ticaret bağlarının güçlenmesi, ihracat hacmine olumlu yansıyabilir. Bununla birlikte, sadece mevcut ihracatın korunmasından değil, daha uzun vadeli sipariş ilişkilerinden, yeni ortaklıklardan ve yatırım kararlarından da söz etmek gerekir. Avrupa merkezli firmalar, üretim ve tedarik planlamalarında Türkiye’yi daha güçlü bir seçenek olarak değerlendirdikçe, sanayide kapasite artışı ve dış ticaret gelirlerinde genişleme görülebilir. Bu tablo, özellikle ihracata dayalı büyüme açısından Türkiye’ye önemli bir alan açabilir.”

“Türkiye’nin Avrupa üretim ağı içinde daha güçlü tanımlanması, doğrudan yabancı yatırımlar açısından olumlu bir sinyal verebilir. Üretim tesisleri, lojistik merkezleri, depo yatırımları, sanayi teknolojileri ve ihracat bağlantılı finansman modelleri bakımından yeni hareketlilik yaşanması mümkündür. Burada en kritik konu, ortaya çıkan ilgiyi kalıcı yatırıma dönüştürebilmektir. Bunun için ekonomik istikrarın korunması, öngörülebilirliğin artırılması ve yatırımcı güvenini destekleyen bir çerçevenin sürdürülmesi gerekir. Türkiye zaten güçlü bir üretim ülkesi; önemli olan bu gücü daha yüksek katma değerli ve daha sürdürülebilir bir yapıya taşımaktır.”

Yeni İstihdam Alanları Yolda

Avrupa standartlarına uyum sürecinin istihdam piyasasını da değiştireceğini vurgulayan Mızrak, şu ifadeleri kullandı:

“Üretim hacminin büyümesi ve ticaret ilişkilerinin derinleşmesi, sanayi işletmelerinde, lojistik ağlarında, dış ticaret operasyonlarında ve destek hizmetlerinde yeni iş alanları oluşturabilir. Özellikle üretim planlama, kalite kontrol, gümrükleme, tedarik zinciri yönetimi, dış ticaret finansmanı ve lojistik koordinasyon gibi alanlarda insan kaynağı ihtiyacının artması beklenebilir. Bunun yanında, Avrupa standartlarına daha uyumlu bir üretim yapısına geçiş, daha nitelikli iş gücü talebini de beraberinde getirecektir. Yabancı dil bilen, dijital becerilere sahip, dış ticaret süreçlerine hâkim ve sürdürülebilirlik konularında bilgi sahibi gençlerin önümüzdeki dönemde daha fazla fırsatla karşılaşması mümkündür.”

“Potansiyel Kendiliğinden Kazanca Dönüşmez” Uyarısı

Bu tarihi fırsatın heba edilmemesi için atılması gereken adımlara da değinen Mızrak, sanayi ve eğitim politikalarına dikkat çekti:

“Ancak burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir. Ortaya çıkan potansiyel kendiliğinden kalıcı kazanca dönüşmez. Sanayi politikaları, eğitim sistemi, mesleki uzmanlaşma ve yatırım ortamı birbirini desteklemediği sürece bu tür fırsatlar beklenen etkiyi tam olarak yaratmayabilir. Türkiye’nin bu süreçten en yüksek faydayı elde edebilmesi için üretimde verimliliği artırması, yeşil dönüşüm sürecine uyum sağlaması, dijitalleşmeyi hızlandırması ve nitelikli insan kaynağı yetiştirmesi gerekir. Üniversiteler ile özel sektör arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi de bu açıdan büyük önem taşımaktadır. Çünkü yeni dönemde rekabet yalnızca üretim miktarıyla değil; kalite, hız, uyum kapasitesi ve teknik yetkinlikle belirlenecektir.”

Gümrük Birliği’nin Güncellenmesi İçin Bir Fırsat Mı?

Son olarak sürecin Türkiye-AB ilişkilerine etkisini değerlendiren Mızrak, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ortaya çıkan durumun doğrudan üyelik sürecine bağlanması için henüz erken olduğu açıktır. Çünkü ekonomik entegrasyon ile siyasi ve kurumsal üyelik süreci aynı hızda ilerlememektedir. Buna rağmen ekonomik bağların güçlenmesi, taraflar arasında ortak çıkar alanlarını genişletebilir ve daha yapıcı bir ilişki zemini oluşturabilir. Özellikle Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, ticaretin kolaylaştırılması ve sanayi iş birliklerinin derinleştirilmesi gibi başlıklarda yeni bir motivasyon alanı yaratması mümkündür. Bu nedenle konuya yalnızca ticari bir başlık olarak değil, Türkiye-AB ekonomik ilişkilerinin geleceği açısından da stratejik bir adım olarak bakmak gerekir.”

“Türkiye’nin Avrupa üretim sistemi içindeki yerinin daha açık biçimde kabul edilmesi, sanayi gücümüzü ve ticari kapasitemizi teyit etmektedir. Doğru politikalarla desteklendiğinde bunun ihracata, yatırıma, üretime ve istihdama anlamlı katkılar sağlaması mümkündür. Önümüzdeki dönemde asıl önemli olan nokta, ortaya çıkan bu fırsatı geçici bir avantaj olarak bırakmamak, yapısal bir kazanıma dönüştürebilmektir. Bu da ancak rekabet gücünü artıran, sanayiyi dönüştüren ve Avrupa ile ekonomik uyumu güçlendiren kararlı adımlarla mümkün olacaktır.”